Sydney Pollack (1934-2008)

Sydney PollackAmerikan sinemasının önemli isimlerinden Sydney Pollack 73 yaşında aramızdan ayrıldı. Ölüm nedeninin mide kanseri olduğu açıklanan Pollack, 9 aydır bu illetle boğuşuyordu.

Kariyerine 1960′larda televizyon dizilerinin yönetmenliği ile başlayan Pollack, 60′ların ortalarından itibaren sinema filmlerine yöneldi. 80′lere kadar neredeyse her yıl bir film çekse de sonradan bu temposunu epey düşürdü. Ama bu dönemde de yapımcılığa ağırlık verdi. Bu arada yönetmenlik kariyeri ile beraber başlayan oyunculuk kariyerini de hiç aksatmadı. Oyuncu olarak hemen hemen hiç bir zaman başrol oynamadı ama önemli yardımcı rollerde gördük Pollack’ı.

Robert Redford ile iyi bir ikili oluşturduklarını da eklemek gerek. İkili 1966′dan 1990′a kadar geçen zamanda 7 filmde beraber çalıştılar ve bu filmlerin büyük çoğunluğu da döneminin önemli filmleri haline geldi.

Pollack’ın yönetmen olarak önemli filmleri arasında They Shoot Horses, Don’t They? (Atları da Vururlar), Jeremiah Johnson, The Way We Were, Three Days of the Condor (Akbabanın Üç Günü), Tootsie ve Out of Africa (Benim Afrikam) sayılabilir.

Ülkemizde 20 Haziran’da gösterime girmesi beklenen Made of Honor filminde Pollack’ın sinema dünyasına son katkısını görme şansımız olacak ve onu baş karakterin babası olarak izleyeceğiz.

Nuri Bilge Ceylan Cannes’da En İyi Yönetmen Ödülünü Aldı

Nuri Bilge Ceylan ödülünü alırken
61. Cannes Film Festivali’nde Sean Penn başkanlığındaki juri ödülleri açıkları. Laurent Cantet’in Entre Les Murs filminin Altın Palmiye’yi kazandığı festivalde en iyi yönetmen ödülü de Üç Maymun filmiyle Nuri Bilge Ceylan’ın oldu. Böylece Ceylan uluslararası başarılarına bir yenisini daha eklemiş oldu ve daha önce bu ödülü alan Luis Buñuel, Ingmar Bergman, François Truffaut, Andrei Tarkovsky, Martin Scorsese, Emir Kusturica, Robert Altman, David Lynch, Michael Haneke gibi isimlerin yanına adını yazdırmış oldu.

Ödüllerin tam listesi şu şekilde:

Altın Palmiye (Palme D’or): Entre Les Murs (Laurent Cantet)
Büyük Ödül (Grand Prix): Gomorra (Matteo Garrone)
En İyi Yönetmen (Prix de la Mise en Scene): Nuri Bilge Ceylan (Üç Maymun)
En İyi Senaryo (Prix du Scenario): Jean-Pierre Dardenne & Luc Dardenne (Le Silence de Lorna)
Altın Kamera - En İyi İlk Film (Camera D’or): Hunger (SteveMcQueen)
Altın Kamera Mansiyon (Camera D’or Special Mention): Ils Mourront Tous Sauf Moi (Valeria Gai Guermanika)
Jüri Ödülü (Prix du Jury): Il Divo (Paolo Sorrentino)
En İyi Aktör (Prix d’interpretation masculine): Benicio del Toro (Che)
En İyi Aktris (Prix d’interpretation feminine): Sandra Corveloni (Linha De Passe)
Özel Ödül (Prix de Festival de Cannes): Catherine Deneuve (Un Conte de Noel), Clint Eastwood (The Exchange)
En iyi Kısa Film (Palme D’or): Metron (Marian Crisan)
Kısa Film Mansiyon (Special Mention): Jerrycan (Julius Avery)

TNT Lost’u Keserek Yayınlamaya Devam Ediyor…

Sırada yazılmayı bekleyen film festivalleri, vizyon filmleri dururken ne üzücü ki TNT’nin yaptığı ayıba değinmeye devam ediyorum. Çünkü TNT de inatla iki bölüm arka arkaya yayınladığı Lost dizisinin 2. bölümündeki Lost yazısına kadar olan kısımları kesmeye devam ediyor. http://www.tnttv.com.tr/index.php?section=contact adresindeki formdan kendilerine gönderilen uyarıları da zerre kadar dikkate almıyorlar anlaşılan. Hatta galiba bu adrese gönderilen mesajlar direk olarak çöpe gidiyor.

Bu kez uygulamayı bir örnekle netleştirmek istedim. Aşağıdaki videoda Lost dizisinin 1. sezonunun 12. bölümü olan “Whatever The Case May Be”nin giriş kısmı yer alıyor. Bu videonun ilk 4 dakika 42 saniyesi TNT’deki yayında kesildi. Şimdiye kadarki her çift sayılı bölümün giriş kısmı için de aynısı yapıldı.

Bu uygulamanın mantığını anlamak mümün olmadığı gibi hem seyirciye hem de dizide emeği geçenlere yapılan bir saygısızlık ve ayıp olduğunu ve korsana teşvik anlamına geldiğini bir kez daha vurgulamak gerekli.

16 Haziran 2008 tarihli edit: TNT 2 haftadır yukardaki uygulamadan vazgeçmiş durumda. Geç oldu ve güç oldu, düzeltilmesi için hem TNT’ye hem ABC’ye şikayet mesajları atıldı ama sonunda doğru yolu buldular. Yİne de yanlış uygulamadan vazgeçtikleri için teşekkürler.

TNT, Lost’u Keserek Yayınlıyor…

Lost TitleArtık bir efsaneye dönüşmüş olan Lost dizisini yayınlamaya başlayan TNT, iki bölüm arka arkaya yayınlarken ikinci bölümün başındaki jeneriğe kadar olan kısmı kesiyor. Bu uygulamanın neden yapıldığına anlam veremediğim gibi çok önemli bazı bilgileri göremememize yol açabilecek bu uygulamanın kaldırılması için TNT’ye aşağıdaki mesajı gönderdim:

Sayın Yetkili,

Kanalınız yayına geçmeden önce Lost dizisini yayınlayacak olmanıza çok sevinmiştim. Tam bir fenomen haline dönüşen bu diziyi merak etmeme ve çok kolay olarak bölümlerini bulabilecek durumda olmama karşın yasal olmayan yollarla izlemeyi prensip olarak tercih etmediğim için uzun süre izleme şansım olan bir televizyon kanalında yayınlanmasını beklemiştim.

Bu diziyi yayınladığınız için çok memnun olduğumu belirtmekle beraber dikkatimi çeken ve beni oldukça rahatsız eden bir konuyu belirtmek istedim. Dizinin iki bölümünü arka arkaya yayınlarken ilk bölümün son yazılarını ve ikinci bölümün başındaki jenerikten önceki kısmı kestiğinizi farkediyorum.

İlk bölümün son yazılarının kesilmesi diziyi yapan ekibe karşı bir ayıp olarak nitelenebilirse de asıl vahim olanı ikinci bölümün girişinin kesilmesi. Çünkü bunu yaptığınızda Lost gibi en ufak bir ayrıntının bile önemli olabileceği bir dizideki önemli bazı gelişmeleri görememiş oluyoruz. Bu da sadece diziye değil aynı zamanda seyircilere de yapılan bir saygısızlık oluyor ne yazık ki.

Takip edebildiğim kadarıyla şu ana kadar 4. bölümün başında kampa yaban domuzlarının saldırısını, 6. bölümün başında ise iki karakter arasındaki kavganın başlayışını göremedik. 2. bölümün başında neyi kaçırdığımızı ise bilemiyorum.

En kısa zamanda bu uygulamaya son vermeniz dileğiyle.

Saygılarımla.

Diziyi TNT’den takip etmese de her Lost severin bu uygulamadan rahatsız olacağını düşünüyorum. Bu uygulamanın sona erdirilmesi isteyenler http://www.tnttv.com.tr/index.php?section=contact adresine benzer içerikte mesajlar gönderirlerse kanalın bu uygulamayı sona erdirmesini sağlayabiliriz.

16 Haziran 2008 tarihli edit: TNT 2 haftadır yukardaki uygulamadan vazgeçmiş durumda. Geç oldu ve güç oldu, düzeltilmesi için hem TNT’ye hem ABC’ye şikayet mesajları atıldı ama sonunda doğru yolu buldular. Yİne de yanlış uygulamadan vazgeçtikleri için teşekkürler.

Ankapol Sineması Kapanıyor…

Bir süredir kulaktan kulağa yayılmakta olan haber sonunda herkese duyuruldu. Ankara’da Sinetek gösterimlerinin yıllardır mekanı olmuş Ankapol Sineması çok yakında kapanıyor. Çok yakında derken gerçekten çok yakında, 17 Nisan’da günlük film gösterimleri bitiyor. Daha sonra bir ya da bir kaç Sinetek gösterimi daha olacak gibi gözüküyor. Sonra tamamen kapanacak.

Böylece Ankara’nın kalan tek büyük salonlu ve balkonlu sineması da kapanmış oluyor. Ankapol de yakın zamanda kapanan Kavaklıdere Sineması ve sessiz sedasız kapanmış gibi gözüken Megapol Sineması’nın yanına ekleniyor. Belki de sırada yenileri var.

Ankapol Sineması 1997 yılında açılmıştı. O yıllarda Tüze Grup’un seri halinde açtığı sinemalardan biri olmuştu, bir süre sonra da Sinetek gösterimleri Kızılırmak Sineması’ndan buraya taşınmıştı (kişisel olarak Tüze Grubu’nun sinemaya tüccar yaklaşımı ile bakmasından rahatsız olduğum için yıllar içinde Sinetek ve festival gösterimleri dışında bu sinemaya çok gitmediğimi itiraf etmeliyim). Yakın zamanda Tüze Grubu’nun mali olarak zor duruma düşerek sinema sektöründen çekilmesi üzerine geçtiğimiz yıl sinemayı Sinetek gösterimlerini de düzenleyen Ankara Sinema Kültürü Derneği işletmeye başlamıştı. Ama bilindiği kadarıyla mal sahibi hala Tüze Grup’tu ve hasılattan yüzde alıyordu. Sonunda da sinemayı satmaya karar verdiler anlaşılan. Yine duyduğumuz kadarıyla mekan, sinema dışında bir amaçla kullanılacak bundan sonra.

Korkarım yakın bir gelecekte alışveriş merkezleri dışında çok az sinema ayakta kalmayı başaracak. Evet bu alışveriş merkezlerindeki sinemaların bir kısmı gerçekten çok yeni teknoloji ile donanmış, ses ve görüntü kalitesi iyi olan salonlar. Bunlarda film izlemek ayrı bir keyif olabiliyor zaman zaman. Ama o sinema kokusu, sinema dokusu yok işte. Büyüklerimiz eskiden tiyatroya giderken takım elbiselerimizi giyerdik derlerdi de anlamazdık onları. Artık biz de yaş aldık herhalde ve onları daha iyi anladığımızı hissediyoruz. Eskiden biz de sinemaya giderken evden tamamen bu amaçla çıkardık, hangi filme gideceğimizi önceden belirlemiş ve günlerce belki haftalarca bunun hayalini kurmuş olurduk, sinema sadece eğlence aracı değil bir kutsal bir ritüeldi bizim için. Kimileri için bunların çoğu hala geçerli. Ama artık çoğunluk öyle değil ne yazık ki. Alışveriş yaparken bir de sinemaya gidelim diyor insanlar, afişlerine bakıp hangi filme gideceklerine o an karar veriyorlar. O karanlık gizemli salonlarda filmin büyüsüne kapılıp gitmiyor artık onlar, film sırasında konuşmak, gülüşmek neredeyse normal kabul edilir oldu.

Ama ben herşeye rağmen hala sinema sinemada izlenir diyorum, sinemanın büyüsüne inanıyorum, o kutsal mabede gitmeye devam ediyorum. Ama ben eski sinemalarımı istiyorum….

Ankara Film Festivali’nde Kazananlar Belli Oldu!

Rıza 

13-23 Mart tarihleri arasında gerçekleşen 19. Ankara Film Festivali’nde kazananlar belli oldu. Tam liste şu şekilde:

En İyi Film: Rıza
En İyi Yönetmen: Tayfun Pirselimoğlu (Rıza)
Mahmut Tali Öngören Özel Ödülü: Mutluluk
Onat Kutlar Senaryo Ödülü: Fatih Akın (Yaşamın Kıyısında)
En İyi Kadın Oyuncu: Fadik Sevin Atasoy (Zeynep’in Sekiz Günü)
En İyi Erkek Oyuncu: Yetkin Dikinciler (Mavi Gözlü Dev)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Nursel Köse/ Patrycia Ziolkowska (Yaşamın Kıyısında)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Tuncel Kurtiz (Yaşamın Kıyısında)
Jüri Özel Ödülü: Nurcan Eren (Rıza)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Mirsad Heroviç (Mutluluk)
En İyi Sanat Yönetmeni: Natali Yeres (Rıza)
MESAM Özgün Müzik Ödülü: Zülfü Livaneli (Mutluluk)
En İyi Kurgu: Andrew Bird (Yaşamın Kıyısında)
Umut Veren Yönetmen: İnan Temelkuran (Made In Europe)
Umut Veren Kadın Oyuncu: Saadet Işıl Aksoy (Yumurta)
Umut Veren Erkek Oyuncu: Ferit Kaya (Mavi Gözlü Dev)
Umut Veren Senaryo: Dersu Yavuz Altun (Münferit)
En İyi Kısa Film, Kurmaca: La (Elif Nur Kerkük)
En İyi Kısa Film, Deneysel: Aynanın İçindeki Cadılar (Özgür Özcan)
En İyi Kısa Film, Canlandırma: Zlin Çorbası (Akile Nazlı Kaya)
Kısa Film, Jüri Özel Ödülü: Oyun (Serhat Furtuna)
En İyi Belgesel, Profesyonel Kategori, Birinci: Otel Odaları (Sevinç Yeşiltaş) 
                          İkinci: İbret Olsun Diye (Necati Sönmez)
                          Üçüncü: Kaybedebilme Kabiliyeti (Ender Yeşildağ)
                          Jüri Özel Ödülü: Devrimci Gençlik Köprüsü (Bahriye Kabadayı)
En İyi Belgesel, Amatör Kategori, Birinci: Buzlar Kırılınca (Caner Erzincan/Mevlüt Çiftçi)
                          İkinci: Gölün Kadınları (Emine Emel Balcı)
                          Üçüncü: Son Kumsal (Rüya Arzu Köksal)
                          Jüri Özel Ödülü: Volga Volga (Ayşegül Taşkent)

!f Ankara İzlenimleri - Nöbetçi Sinema: Ölüm Defteri 1, Ölüm Defteri: Son İsim

Bu yılki !f Ankara izlenimleri Nöbetçi Sinema bölümü ile sona eriyor. Sırada Ankara Film Festivali var. Geceyarısı Sineması da denebilecek bu bölümde birbirinin devamı olan iki film izledik.

Ölüm Defteri 1 (Desu Nôto/Death Note); Ölüm Defteri: Son İsim (Desu Nôto: The Last Name/Death Note: The Last Name): Meşhur Japon manga ve animesi Ölüm Defteri’nin sinema uyarlaması olan bu iki filmin yönetmenleri, senaryo yazarları ve oyuncuları aynı olduğuna ve muhtemelen beraber çekildiklerine göre tek bir film olarak bahsetmek daha doğru olacak. Toplam süresi 4.5 saati bulan filmlerin konusunu temel olarak şöyle özetlemek mümkün. Ortada bir (ya da bir kaç) ölüm defteri var. Bu deftere adı yazılan kişi ölüyor, gerekirse ölüm şekli detaylı bir şekilde tanımlanabiliyor. Bu deftere bir şekilde sahip olan Light Yagami, Kira takma adıyla deftere suçluların adını yazarak onları öldürüyor ve kendince dünyayı temiz bir yere dönüştürmeye çalışıyor. Ancak polis açısından onun yaptığı da cinayet olduğu için onun peşine düşüyorlar. Bu sırada da gizemli dedektif L’den yardım alıyorlar. L uzun süre filmde gözükmüyor, gözükünce de zaten sinema tarihindeki en tuhaf dedektiflerden biri çıkıyor ortaya. Zaten film bir süre sonra Kira ve L arasındaki satranç maçına dönüşüyor adeta. Filmin bir manga/anime uyarlaması olduğu çok belli. Bunu bilmeyen biri bile ölüm tanrılarının tasarımından, L karakterinin duruşundan ve filmdeki kadın karakterlerden çok rahatlıkla tahmin edebilir. Çok önemli filmler değiller belki ama türü sevenlerin keyifle izleyebileceği filmler. Asıl önemlisi eğer animeleri izlenmemişse, bir an önce bulup izlemeliyim hissi uyandırıyor.

!f Ankara İzlenimleri - Gökkuşağı: Mavi Olmadan Kırmızı, Dorian Gray’in Portresi

!f Bağımsız Filmler festivali eğer yanılmıyorsam ilk yılından beri eşcinsel temalı filmlere Gökkuşağı adında bir bölüm ayırıyor. Bu yıl bu bölümde yine ilgi çekici filmler vardı. Bunlardan izlediğim ikisi şunlar:
Not: youtube’a erişim yine engellendiği için film fragmanlarını koyamıyorum. Belki daha sonra…

Mavi Olmadan Kırmızı (Red Without Blue): Bu yılki festivalde eksikliğini hiç hissetmediğimiz belgesellerden bir diğeri de Mavi Olmadan Kırmızı. Filmin en başında, zamanın basit video kameraları ile çekilen görüntülerle Farley ailesini Mark ve Alex isimli ikizleri ile mutlu bir çekirdek aile portresi çizerken görüyoruz. Aradan yıllar geçip ikizlerin artık genç birer birey oldukları şu anki hallerine baktığımızda durum şu. Alex artık tam bir kadın görünümünde ve Clair adını almış, artık tek düşüncesi cinsiyet değiştirme ameliyatı olup tamamen kadın olmak. Mark ise kadın görünümünü benimsememiş ama eşsinsel olduğunu açıklamış. İki kardeş bir süre önce beraberce bir intihar girişiminde bulunmuş. Anne ve baba ayrılmış. İşin ilginci anne de artık başka bir kadınla yaşıyor ama eşsinsel olmadığını, aralarında cinsel bir ilişki de olmadığını sadece birlikte yaşadıklarını ve çok iyi dost olduklarını söylüyor. Bu arada Farley ailesinin genel olarak koyu dindar bir aile olarak bilindiğini de eklemek gerek. Film bu enterasan aileyi ikizlerin okudukları okullardan evlerine geri dönmelerinden Clair’in ameliyatına kadar geçen süre boyunca izliyor. Herhangi bir kurmaca filmde görsek abartılı gelebilecek bu aileyi izlemek gerçekten ilginç bir deneyim. Film boyunca hoşgörü ve anlayışın önemine de tanıklık ediyor, ikizlerin ihtihar noktasından kendileriyle barışık bir hayata doğru ilerlemelerini de görüyoruz. Geleceğin ne getirip ve götüreceği yine de bilinmez tabii ki.

Dorian Gray’in Portresi (The Picture of Dorian Gray): Oscar Wilde’ın bu meşhur eserini günümüz New York’una taşıyan bu filme kötü demek içimden gelmiyor. Belli ki yönetmen Duncan Roy muhtemelen dijital kamera ile çektiği filmini video-art sınırlarında dolaştırarak farklı bir sinema anlayışı denemiş. Kimi zaman konunun akışını bölen ve perdenin tümünü kaplayan yazılar, kimi zaman onlarca parçaya bölünmüş ve her parçada bazen farklı bazen aynı imajı izlememiz ve film karakterlerinin yanısıra seyirciyi de Dorian Gray’in o cinsiyetler üstü güzelliğine hayran bırakma çabası hep farklı sinema dili nedeniyle takdir edilmesi gereken unsurlar. Ama kişisel olarak filmin içine hiç giremediğimi ve sıkıldığımı belirtmeliyim. Ama film çıkışı çok sevenlerinin olduğunu da duydum. Oscar Wilde’ın eserinin ne şekilde güncelleştirildiğini merak edenler izleyebilirler.

!f Ankara İzlenimleri - Başka Aşk: Çarpık Aşk, Ploy

Festivalin Başka Aşk bölümünde gerçekten izlenmesi zor ve aşk olarak tanımlanması güç ilişkilerle ilgili filmler vardı. Hele bu filmlerden birini festivalin son filmi olarak izlemek festivalin zihinde bıraktığı tadı ilginç bir noktaya taşıdı.

Çarpık Aşk (Rohtenburg/Grimm Love): Almanya’da gerçekten yaşanmış bir olayı anlatıyor Çarpık Aşk. Biri eşcinsel diğeri ise, filmde gördüğümüz kadarıyla, seksle herhangi bir ilgisi olmayan iki yetişkin erkek. Biri bir insanı yemek istiyor (yanlış okumadınız), diğeri ise yenilmek (bunu da yanlış okumadınız!). İnternet’te bir yamyamlık sitesine gönderdikleri mesajlar sayesinde tanışan bu iki kişi tam birbirlerine göre olduklarını kısa gürede anlıyorlar ve birlikte bir gece geçiriyorlar. Bu gecenin sonunda ikisinin de rızasıyla istedikleri gerçekleşiyor. Bu arada filmin konusunu açık ediyor değilim burada, zaten filmin en başında bu olay anlatılıyor. Bu film söz konusu olayı tez çalışması için incelerken takıntı haline getiren Amerikalı bir genç kızı merkezine alarak bu iki karakterin psikolojilerini çözmeye soyunuyor. Aslında esas öykü o kadar güçlü ve etkileyici ki bu genç kız karakterine hiç gerek yokmuş. Film baştan sona yemek ve yenmek isteyen iki karaktere odaklansaymış çok daha etkili olabilirmiş. Sanırım bu rolü oynayan Keri Russell’ın popülerliğinden faydalanılmak istenmiş biraz da. Aslında yine de yeterince etkili bir film var karşımızda. Bu filmden sonra The Hills Have Eyes II gibi gereksiz bir filme imza atan yönetmen Martin Weisz burada popüler korku filmi kurallarına pek kulak asmayan, gereksiz korku unsurları kullanmayıp daha dipten ve derinden giden ve seyirciyi çok daha fazla huzursuz eden bir film ortaya çıkarmış. Zorlu bir deneyim ama gözünü karartıp izleyenleri iyi bir film bekliyor.

Ploy: Sanırım festivalde izlediğim filmler arasında sinema olarak en başarılı bulduğum film Ploy. Yıllar sonra bir cenaze için ülkelerine geri dönen ama artık ülkelerinde bir evleri olmadığı için bir otelde kalan, artık birbirleri ile iletişimleri sıfıra inmiş bir çift, adamın otelin barında tanıştığı ve annesini beklediğini öğrendiğinde odalarına davet ettiği gencecik bir kız ve oteldeki başka bir odada filmin neredeyse başından sonuna kadar sevişen otelin barmeni ve kat görevlisi. Temelde ilk 3 karakter üzerinden gelişen film sürekli değişik bir türe doğru kayıyor. Kimi zaman bir romantik film iken bazen bir evlilik sorgulamasına bazen de bir gerilime dönüşüyor adeta. Ayrıca film gerçekle rüya arasında bir atmosferde geçiyor. Örneğin film boyunca sevişen çift tümüyle rüya olabileceği gibi barda tanışılan genç kız bile gerçek olmayabilir (filme adını veren Ploy’un bu kızın adı olduğunu da eklemek gerek). Daha önce Hayalet Dalgalar filmi ile de bu tip atmosferler yaratmakta başarılı olduğunu gördüğümüz yönetmen Pen-Ek Ratanaruang bu kez de başarılı bir iş çıkartarak takip edilmesi gereken yönetmenler listeme adını yazdırdı.

!f Ankara İzlenimleri - Gezegen, İnsan: Görünmeyenler, Karanlığa Taksi

Bu yılki !f Bağımsız Filmler Festivali’nde belgesel ağırlığı epey fazlayıdı. Dünyamızın bugününden çeşitli coğrafyalardaki durumları sorgulayan Gezegen, İnsan bölümündeki filmlerin de neredeyse hepsi belgesellerden oluşuyordu. Bu bölümden Ankara’ya uğrayan filmler arasından ikisini izleme fırsatı buldum.

Görünmeyenler (Invisibles): Javier Bardem’in Sınır Tanımayan Doktorlar’ın çalışmalarından etkilenerek yapımcılığını üstlendiği bu film, beş farklı yönetmenin dünyanın çeşitli bölgelerindeki insanın içini acıtan olayları anlatan beş kısa film/belgeselinden oluşuyor. Win Wenders ve Isabel Coixet gibi isimlerin yönetmenleri arasında yer aldıkları filmde pazar payı olmadığı için tedavi edici ilaçları geliştirilmeyen hastalıklar, savaş ve benzeri dönemlerde tecavüze uğrayan kadınlar, çocuk yaşta ellerine silah verilen ve bir sadakat testi olarak akrabalarını öldürmeleri istenen çocuk askerler gibi konular anlatılıyor. Belgesel, dünyanın halini biraz takip edenler için bilinmeyen konular koymuyor ortaya belki ama bu trajedileri gerçekten yaşamış insanların ağzından dinlemenin daha etkili olduğu bir gerçek. Her ne kadar aşağıdaki fragman filmi daha neşeli gibi gösterse de izledikçe insanın boğazına bir yumru oturuyor ve ister istemez dünyada bunların da olduğunu ve muhtemelen de olmaya devam edeceğini düşünüyor.

Karanlığa Taksi (Taxi To The Dark Side): Bu yılın Oscar alan belgeseli olma özelliğini de taşıyan Karanlığa Taksi, Afganistanlı bir şöförün gözaltına alındıktan 5 gün sonra ölmesinden yola çıkarak Amerika’nın müdahale ettiği her yerde sistematik bir şekilde işkence uyguladığı yönünde bir tez sunuyor ve bunu çeşitli belgelerle destekliyor. Bu belgelerin en çarpıcıları olarak, Afgan şöförün ölüm raporunda homicide yani cinayet yazması ama ailenin İngilizce bilmemesi yüzünden ancak bir gazetecinin araştırması sonucu ortaya çıkması, Irak’ta ortaya çıkan ve medyada gördüğümüz çeşitli işkence fotoğraf ve videolarının televizyonlarda göremeyeceğimiz kadar vahimleri ve kimi resmi yazışmaların altına düşülen notlarda adeta işkenceye vize verilmesi sayılabilir. Belki de daha vahimi bu tip eylemlerin ortaya çıkmasından sonra bir kaç düşük rütbeli askerin günah keçisi olarak ilan edilerek hapse atılması. Oysa ki filmde bu askerlerle yapılan söyleşiler de var ve onlar, üstlerinin bu uygulamaların farkında olduğunu açık açık söylüyorlar. Karanlığa Taksi gerçekten çarpıcı bir belgesel, tek zayıf yanı olarak bir süre sonra aynı şeyleri tekrarlıyor olması gösterilebilir. Ancak öne sürdüğü tezlerin doğru olduğunu göstermesi açısından aynı şeylerin farklı kaynaklardan doğrulanmasının da önemli bir nokta olduğu söylenmeli.

Sonraki Sayfa »